Son dönemde neredeyse herkesin dilinde aynı cümle var: “Nasıl olsa bir şey olmuyor.”
Bu cümle bir serzenişten ibaret değil. Ceza hukukunun caydırıcılığının sessizce eridiğinin toplumsal itirafı aslında. Hukuk metinlerinde hâlâ yerli yerinde duran cezalar, uygulamada anlamını yitirdiğinde, adalet duygusu da metinlerle birlikte askıya alınıyor.
Hukuk düzeni yalnızca normlardan, maddelerden ve karar metinlerinden ibaret değildir. Hukuk, aynı zamanda toplumun adalet duygusunu ayakta tutan görünmez bir sözleşmedir. Bu sözleşme bozulduğunda, yani bireyler işlenen fiillerin karşılıksız kaldığına inanmaya başladığında, ortada yalnızca teknik bir sorun değil; derin bir meşruiyet krizi vardır. Son yıllarda giderek daha yüksek sesle dile getirilen “cezasızlık algısı” tam olarak bu krizin adıdır. Aslında algı kelimesi kimi zaman meseleyi hafifletiyor gibi görünse de, burada söz konusu olan şey yalnızca bir izlenim değil; somut yargı pratiklerinden beslenen, toplumsal hafızaya kazınan bir deneyimdir.
Ceza hukukunun varlık sebebi, suç işlendikten sonra failin cezalandırılmasından ibaret değildir. Asıl amaç, suç işlenmeden önce caydırıcılık yaratmaktır. Ancak caydırıcılık, yalnızca cezanın kanunda yazılı olmasıyla değil; o cezanın uygulanacağına dair genel ve sarsılmaz bir inançla mümkündür. İşte tam bu noktada sistem tökezlemektedir. Uzayan soruşturmalar, tutuklama tedbirinin istisna olmaktan çıkıp keyfi bir uygulamaya dönüşmesi, kimi dosyalarda hızlı ve sert refleksler gösterilirken benzer nitelikteki başka dosyalarda sessizliğin hakim olması, toplumda adaletin rastlantısal işlediği yönünde güçlü bir kanaat doğurmaktadır.
Cezasızlık algısının en tehlikeli yanı, yalnızca mağduru değil, potansiyel faili de şekillendirmesi ve cesaretlendirmesidir. Bir toplumda “nasıl olsa bir şey olmuyor” düşüncesi yaygınlaştığında, hukuk normları soyut birer metne dönüşür. Suç işleme eşiği düşer, bireylerin hukuka olan saygısı yerini “‘Şu suçu işlersem şu kadar yatar, çıkarım’ şeklindeki pragmatik hesaplara bırakır. Bu durum özellikle şiddet suçlarında, cinsel dokunulmazlığa karşı suçlarda ve çocukların taraf olduğu dosyalarda daha yıkıcı sonuçlar doğurmaktadır. Zira burada mesele yalnızca bireysel adalet değil, toplumsal güvenliktir.
Uygulamada sıkça yapılan bir hata da cezasızlık algısını tutuklama tedbiriyle telafi etmeye çalışmaktır. Tutuklama, kamuoyunu kısa süreli rahatlatan bir refleks hâline geldiğinde, asıl işlevini kaybeder. Ardından gelen tahliye kararları ise “nasıl olsa serbest kalıyorlar” düşüncesini daha da pekiştirir. Bu döngü ne adaleti güçlendirir ne de caydırıcılığı artırır. Aksine, ceza adalet sisteminin kendi içinde tutarsız olduğu algısını besler.
Ancak cezasızlık algısının bu kadar derinleşmesinde yalnızca yargısal pratikler değil, medyanın dosyaları ele alış biçimi de ciddi rol oynamaktadır. Henüz soruşturma aşamasında olan olayların, eksik bilgiyle, tek taraflı anlatılarla ve çoğu zaman duygusal başlıklarla sunulması; hukuki sürecin doğal akışını bozmakta, kamuoyunda peşin bir kanaat yaratmaktadır. Fail henüz yargılanmadan “suçlu”, mağdurun beyanı henüz sınanmadan “mutlak gerçek” olarak sunulmakta; ardından gelen her hukuki karar, ister tahliye ister beraat olsun, toplum nezdinde “cezasızlık” olarak okunmaktadır.
Medyanın bu yaklaşımı, ceza yargılamasını bir adalet süreci olmaktan çıkarıp bir algı yönetimi alanına dönüştürmektedir. Oysa ceza muhakemesi, manşetlerle değil; delillerle, usul kurallarıyla ve savunma hakkıyla yürütülür. Tek taraflı haber dili, yargılamanın sonucunu beklemeden hüküm kurduğunda, verilen her karar ya “yetersiz” ya da “geç kalmış” olarak algılanmaktadır. Bu durum, cezasızlık algısını artırmakla kalmamakta; masumiyet karinesini de fiilen aşındırmaktadır.
Özellikle çocukların taraf olduğu dosyalarda cezasızlık algısı çok daha tehlikeli bir boyut kazanıyor. “Çocuktur, bir şey olmaz” yaklaşımıyla geçiştirilen her dosya, geleceğe ertelenmiş bir sorun hâline geliyor. Aynı şekilde çocuk mağdurların etkin biçimde korunamadığı her dosya, adalet duygusunu onarılması zor şekilde zedeliyor. Ceza hukukunun burada ince bir dengeyi tutturması gerekiyor: ne intikamcı ne de kayıtsız.
Asıl mesele şurada düğümleniyor: Caydırıcılık, cezaların ağırlığıyla değil; hukukun tutarlılığıyla sağlanır. Herkes için aynı şekilde işleyen, makul sürede sonuçlanan, gerekçesi anlaşılabilir kararlar üreten bir yargı pratiği, ceza hukukunun gerçek gücüdür. Aksi hâlde kanun kitapları kalınlaşır, fakat hukukun toplumsal karşılığı incelir.
Cezasızlık algısı toplumun bilincine yavaş yavaş yerleşir. İnsanlar konuşmayı, tartışmayı, sorgulamayı bırakır. Tepki vermek yerine omuz silker, “boş ver” demeyi öğrenir ya da en tehlikesi işlenen suçlara alışır. İşte tam da o eşikte hukuk, hayatın içinden çekilir; kitap sayfalarında kalan soyut bir düzene dönüşür. Ceza hukukunun bugün karşı karşıya olduğu asıl tehlike de gürültülü krizler değil, bu sessiz kabulleniştir.
Bu yüzden cezasızlık algısı, yalnızca mahkeme salonlarının konusu değildir. Savunmayı, akademiyi ve en önemlisi toplumu ilgilendirir. Hukuk ancak herkes için, her durumda ve tutarlı biçimde işlediğinde caydırıcıdır. Aksi hâlde adalet, korku yaratmaz; sadece alışkanlık hâline gelir.